Herbalife siparişHerbalife [21:05:48] Dersteyim Dncem Ben Sana: pornoEl rg Modelleri El rgpornopower balancepimapen fiyatlarıpimapenpimapenpimapenpimapenpimapenduşakabinduşakabin

itkisel hayat

itkisel hayat yazı dizisi batug.com bünyesinde uzun zaman önce başlamış bir deneme yazı dizisiydi, batug.com un kapanması ile bu yazı dizisi de benim için bitmiş oldu çünkü “itkisel hayat” batug.com a özgü yazdığım oraya malolmuş bir yazı dizisiydi ve şimdi buna burda devam ettirme niyetinde değilim sadece bu yazı dizisini arşiv niteliğinde burda tutmak dursun istedim

itkisel hayat’a son verdim ama denemeler devam edicek.

AKLIMA GELMİŞKEN BUNALAYIM DEDİM

yerden üç aydır kalkmamış kardan bir türlü gözlerimi alamıyordum; sanki hiç gitmeyecekler gibiydi, artık gözlerimin ağrıdığını hisediyordum, sanki bu kirlenmiş beyazlık içimden enerjimi söküp alıyormuş gibiydi, her gün yürüdüğüm o yoldan tiksinmiştim artık, hep aynı soğuk, hep aynı kar, hep aynı insanlar, hep aynı sessizlik ve hep aynı bunalım…

geçer miydi, diye düşündüm; sonra aklıma geldiği gibi siliverdim, burda umuda, gülümsemeye yer yoktu sanki; güldüğün zaman sanki sana bakıp hesabını soracaklarmış gibi hissetmek onunla yaşamak zorundaydın.

ayağında pazar malı bi bot, adi bir kot pantolon ve üstünde de kargoda kaybolmuş ve haraç-mezat satılıktan alınmış bir asker montu; hani kıyaslamaya vursan yine en yakın dostum montum’du, sanki sibirya soğuna karşı yapılmış gibi sıcak tutmasına karşın aslında bu soğuk şehirde pek bişey ifade etmiyordu; çünkü soğuk beynini kaplamıştı adeta, üstündekinin pek bi manası yoktu, arada bir girdiğin beşinci sınıf lokantalarda ”huop tertibime bakıverin” veya ”giyme bunu yiğenim askerde tiskinirsin” gibi geyiklerin dışında pek bi konu açmazdı.

düşmemeliyim diye binbir ayak oyunu ile gittiğim yol en nihayetinde açlıktan mide spazmları geçiren vücuduma merhem olacak yarı dökük lokantada bitiverdi; kapıda üstünde sadece bir kazak, ellerini sinek gibi soğuktan ovalayan kirli sakallı amca, sanki beni orda üç saattir bekler gibiydi, selamın aleyküm tarzı kafa salladı, aynı kafa sallamasını ben de yapayım dedim ama kafamın yarısı kaplumbağa gibi montun içine çöktüğünden başımla adamın istediği verimde bir selamı veremedim; ağzımla ”eyvallah dayı” diyecek kadar da zerre takatim yoktu, olsa da söylemeye erinirdim, elimi tam kapıya uzatıp iteklemeye kalkışacaken amca gür sesiyle ”kendine doğru çekecen” dedi, beynimde milyon tane düşünce geçtiğinden, belki de ellinci kez geldiğim yere, nasıl unuttum hiç demedim, sadece her zaman olduğu gibi kendime saydım…

han kapısı gibi olan kapıyı bi gayret çekip içeri daldığımda en azından bir sıcaklık bekliyordum, ki sıcaklığın ne dükkan sahibinde, ne de o gün dükkanda olduğunu farkettim; içerde ocaktan çıkan bit osuruğu gibi kebap kokulu ısıdan ve meymenetsiz bakışlardan başka bişey yoktu, pek önemsemedim bunlar doğaldı bu bu şehirde, hep kendi kendime alıştım derken, aynı durumlarla yeniden karşılaşınca kendimi kötü hisetmekten alamıyordum.

en sondaki eski püskü sandalyeye oturdum, hani masanın da ondan kalır yanı yoktu, üstünde plastik bir örtü, bir sürahi ve yaklaşık 5-10 kişinin içtiği tahmin edilen bardak… hani desen ki yeni bir bardak isteyim ama burda bunlara yer yoktu ya da en azından sen öyle hisederdin, bardağı getirse bile içinden sülalene sayacak diye düşünür, yeltenmezdin…

üstü şehrin tüm kedilerinin yalayınca doyacağı kadar pislikle dolu önlüğü ile gelen garsona ”bi dürüm alıyım” dedim, bikaç saat önce soft sigara kavramı henüz gelmemiş bakkala da ”dayı bi vinston yumuşak paket versene” deyişimden sonra ilk cümlem olmuştu, garson ocakbaşındaki dükkan sahibine ”bi dürüm çek” diye böğürdükten sonra gitti, bişey içecek misin diye hiç sormadı, biliyordu istemeyeceğimi, hisediyordu belki de paramın sadece o midemdeki boşluğu doldurabilecek kadar olduğunu, masada otururken, acaba selam vermeyişinin nedeni de bu muydu ki, dedim; acaba yediğim üç kuruşluk dürümden başka dükkanın sermayesine zerre bişey katmayışım mıydı?

dürümü beklerken her geldiğimde baktığım tam karşımdaki duvarı tamamen kaplayan resmedilmiş portreye gözlerimi diktim; koyunlarla dolu bir mera, eski bir kulübe ve bu tür resimlerde hiç eksik olmayacak, tepesi karlarla kaplı uzaktaki görkemli dağ; hani resmedilmiş demişsem de, ressamlık’tan zerre nasibini almamış birinin yaptığı çizimdi, aklıma trt’deki amca geldi, halbuki ne güzel yapardı o beş dakkada, elinde spatula haldur huldur çizerken ben hiç dinlemezdim dediklerini, sadece izlerdim… diye düşünürken garson dürümü nerdeyse burnuma sokuverdi.

dürümü yerken, acaba bunla doyar mıyım, diye düşündüm ama doymasam bile evde hazır çorba vardı, bir de ekmek aldım mıydı benden iyisi yoktu, her ne kadar çorbaya azıcık yağ atacak kadar margarin’im olmadığı gelse bile aklıma, bu kadar basit şeylere hayıflanmayı çoktan aşmıştım.

dürümü yedikten sonra kapının eşiğindeki kasaya yöneldim, davulcu parası gibi cebimden bozuklukları çıkardım ki, aklıma cüzdandaki kağıt para geldi, bozuk parayla ödeme yapcağımı mı sandınız, benim param var kardeşim, der gibi bir mağrur bir ifade ile parayı verdim ve kapıyı itekleyip dükkandan gidecekken ”hayırlı akşamlar” gibi bir sözcük işitir gibi oldum, ”eyvallah” çakıp yola koyuldum…

artık evime gidiyordum, belki de bu şehirdeki benim için en güzel şeye, adımlarım hızlanmaya başlamıştı, ne yerdeki karlar, ne açık kahverengi yarı dökük taş binaların insanı huzursuz eden yapısı umrumda değildi artık, üstelik karnım da toktu; eve yaklaştıkça demir yolundan gelen yük treni diye tahmin ettiğim trenin sesi geliyordu, her gece dörtte uykumun içine eden trenin beni bu gece uyandırmaması için iç geçirdim…

kısa süreli olarak vücudun kendini iyi hisetmekte olduğunu bilen beynim yeni bişeyler bulmalıydı ve bu uzun sürmedi; buna hakkımın olmadığını düşünmüş olacak ki aklım, eski kız arkadaşımın okulun bahçesinde başkasının koluna girdiğini gösteren fotoğrafı arşivinden çıkarıp al bakalım, öyle başa böyle tarak, der gibiydi; hiç bitmiş ilişki bana ne ya, dememiştim; onunla daha önce yürüdüğüm bu yol sanki yine azap yolu olmuştu, yenilmenin verdiği hayal kırıklığı ve bunun üstüne cila olan manzara beynimi kemiriyordu adeta, kime kızacağımı, kime hayıflanacağımı tam kestiremeden herkese içimden sayıyordum, herşeyde olduğu gibi boku yine bu meymenetsiz şehire bindirdim, herşeyin sorumlusu bu ot bitmeyen, hiçbir yolun üzerinde bile olmayan bu topraklardı, içimdeki kin o resimden tekrar şehire dönmüştü, bu paradoks’ta boğuluyordum adeta, kendimi çaresizlik yumağına atmış gibi yürümeye devam ettim…

içimdeki bunalım, sinir harbi ve çekememezlikle harmanlanıp iyice beynimin içine etmeye başlamıştı ki evin kapısında buldum kendimi, alttan üstten iki kilidi olan kapıyı açtım ve bir hışımla içeri daldım, dedim ya tek güzel şeyim evim diye bu şehirde, hakikaten öyleydi, ailenin biricik oğlu ve torunu edasıyla döşenmiş ev hiç öğrenci evine benzemiyordu, iki odası ve salonu eşya ile doluydu, mutfağında ocağından buzdolabına, ve mükemmel bir banyosu olan bir evdi; hatta sayısaldan tutturulmuş 5 ile alınmış bir bilgisayar, lnb’si bozuk bir uydu anteni bile vardı; o şehir için bırak bir lüks evi, saray yavrusuydu adeta. şehir ve soğuk enerjimi iyiden iyiye çekmiş olucak ki hemen pijamaları giyip yatakta buldum kendimi, tabii yatarken yanıma parasızlığı, yalnızlığı, buhranımı ve binlerce derdi alarak zıbardım.

sabah uyanmak yeni bişey ifade etmiyordu benim için ama herzamanki günlerden biri olmadığını hissetmiş gibi okula gitmek için yola koyuldum, kendimi şımartıp bugün yürümüyecektim çünkü bişeyler olacaktı, hemen okula gitmeliydim, altıncı hissim her zaman kazık sokmuştu bana ama bu sefer farklı gibiydi sanki…

otobüs diye adlandırılan minübüse bindim, ilk durak olduğundan boştu, gerçi topu topu beş durağı olan bir şehir için pek de bişey ifade etmiyordu, sıcaktır diye en arkaya yerleştim ama her zaman olduğu gibi yine aradığımı bulamadım, kısa süre sonra okulun bulunduğu durakta indim, minübüs hareket etmedi bir müddet, sanki perde gibi önümdeydi, bak sana yeni bir süprizimiz var, diye bir perde görevini görüp bana bişey gösterecek hali vardı sanki; ben de minübüsün etrafından dolanıp yürümeyi tercih etmeyip sahnenin açılmasını bekledim…

minübüs yoğun bir duman eşliğinde görüş açımı açıp yoluna koyulurken, karşımda dün yaşadığım sinir harbini artık nefrete dönüştüren manzara ile karşı karşıya kaldım…

eski kız arkadaşım yine o herifin kolundaydı, üstüne üstük boyu oğlandan uzun olmasına karşın başını omzuna koymuştu, hadi onu geç, nasıl koyabilirdi diye içimden düşünürken sinirden dişlerimi sıktığımı farkettim…

onlar da karşıya geçecekti besbelli, ben de onların istikametine doğru gidecektim, kesin bişeyler yapmalıyım diye hemen aklımdan geçirdim, acaba bir laf mı sokmalıydım; yok bu çok ucuz bir davranış olurdu, yoksa elemana bir omuz atıp kavga mı başlatmalıydım? kız yanındayken alttan almıyacağı kesindi, bu da tam bir amelelik olurdu, iyice kendimi düşürmüş olurdum…

bir-iki saniye içinde bunları aklımdan geçirirken kaldırımdan ilk adımlarını yola atmışlar, beni görmemişlerdi, biraz dikili kaldım burda ama beni görmediler, diye düşündüm ve ben de onlara doğru yola adımımı atar atmaz hemen ne yapmalıyım sorusu yeniden beynime düşüverdi, bişeyler olmalıydı yoksa uykusuz geceler potansiyeli iyice dibe vurucaktı… onlar orta refüje geldiğinde ben daha varamamış oldumu hissettim, biraz hızlıca, sanki yoldan araba geçiyormuş gibi kendimi ortaya atıverdim; galiba yapacağım şey, tam karşılaştığımızda o an aklıma ne gelirse o olacaktı, ama kesinlikle bir şey olacaktı, bunu hisediyordum.

devam edecek…

AKLIMA GELMİŞKEN GİDEYİM DEDİM


Bir umutla yürüyordum, belki iki çift güzel söz ya da kafamı dağıtacak birkaç geyik muhabbeti için, buna o kadar çok ihtiyacım vardı ki, insanların pek kullanmadığı bir yoldan. Şehrin giriş kısmında bağlara giden yeni asfaltlanmış bir yoldu, sağ tarafa bakınca, şehrin yerlilerinin oturduğu derme çatma gecekondular tepeciğe düzensizce serpilmiş gibiydi, evlerin kiminin bahçesinde tavuklar, kiminde hırdavat, kiminde ipe serilmiş çamaşırlar vardı. Estetik kavramını tamamen yıkan bir biçimdeydi, kafamı hemen çevirip yolun öbür yakasına geçtim çünkü o tarafta geçmişimden, anılarımı saklar bir şeyler vardı sanki, uzun bir düzlük ve eski bağ bahçeleri, her bahçede eski bir ev, aslında her şey eskide kalmıştı, bahçe bile; çok önceleri ekildiği ve yemyeşil olduğunu hayal ettiğim bahçeler o an gözümün önünde çorak topraklardı ama ben öyle görmüyor, görmek istemiyordum.

Hemen yanı başımdaki eski ahşap bağ evine gözümü diktim, çocukluğum geldi aklıma, böyle terkedilmiş eski evler en gözde yerlerdi benim için, çocukken hep içlerinde bir gizem, hep birşeyler arar gibiydim, eski ev eğer ahşap olursa daha bir önemi artardı gözümde, gizli gizli kaçar, evin içinde boş boş dolanırdım, kimi zaman arkadaşlarımla gider, oyunlar oynardık, onların aynı biçimde hisetmediklerini anlayınca üzülmeye başlardım.

Adımlarım yavaşlıyordu, gözlerimde çocukluğum canlanınca yüzüme tatlı bir gülümseme gelmiş gibi geldi, tıpkı çocukken yaptığım gibi kuralları ters-yüz edip yasaklara nanik yapmayı özlemiştim, o zamanki hayallerim yoktu artık. Bir an için büyüdükçe hayalden yoksun bir mantığa büründüğümü hissettim, tekrar çocukluğuma dönüp hayatımın hiç bir çizgiye sokulmamış halini özledim.

Hep birşeyleri bekler bir halim vardı, hep hayatımı birden başka bir çizgiye çevireceğim umuduyla yürüyordum; az kalmıştı, henüz kendisini yeni yeni tanımaya başladığım, belki de ileride dostum olması ihtimalini hissettiğim arkadaşın evine doğru gidiyordum. Daha evine varmadan evi düştü aklıma, çeşitli meyve ağaçlarının olduğu iki katlı bir evin arka kısmında iki göz odada kalıyordu, ev bayağı eski ve biçimsiz olmasına karşın hep imrenmiştim, herşeyden uzakta gibiydi sanki, dünyadan kopuk bir haldeydi adeta; bende, çoğu insanın hayallerini süsleyen, herşeyden uzak yeşillikteki bir yayla evi gibi bir hissiyat yaratırdı.

Evin bahçesine doğru girdim, arka tarafa yürüdüm, geldiğim esnada pencerede kafasını eğmiş, elinde birşeylerle uğraşıyordu, zoraki gülümseme eşliğinde ”merhaba Savaş” dedim; yüzümde gülümsemenin, mutluluğun olduğuna inandırmak istedim ama nafile, onu bile beceremiyordum, yürüyüşümden ve yüzümdeki sahte ifadeden vaziyeti hemen anladığını farkettim. ”Ooo hoca hoşgeldin” dedi.

Eve girdiğimde alelacele elektrik sobasını önüme doğru getirdi, ”çay var, içeriz di mi, sevdiğini biliyorum” dedi. Bu jestleri hoşuma gidiyordu, halden anlayan, günörmüş bir yapısı vardı, aynı dilden konuşuyorduk, beni henüz yeni yeni tanımasına karşın sanki çözmüş gibiydi.

Çayları içerken yüzüme hadi anlat dercesine bakıyordu, en zorlu kısma gelmiştim, bir yandan içimi dökmek istiyordum, bir dert ortağımın olmasını istiyordum ama yapamıyordum.

Sessizlik bir müddet sürdükten sonra ”Savaş,” dedim, “ne olacak bu halimiz, sanırım daha şimdiden okulu uzatıcam ben.”

Tamamen birşey söylemiş olmak için ağzımdan çıkmış bir cümleydi, onun hangi derste hangi notları aldığından bile haberim yoktu halbuki.

”Boşver dersleri, durumlar nasıl?” dedi.

Eski kız arkadaşımdan bahsettiğini anlamıştım, az çok birşeyler biliyordu, başkası ile gördüğümü söyleyemedim, başkasının kollarında iken gözümün içine baktıktan sonra başını umursamaz bir tavırla nasıl çevirdiğini ve benim bitik bir insan gibi başımı eğerek nasıl yanlarından geçtiğimi söyleyemedim, söylemek de istemedim. Umarsızca bir tavırla ”bizim kızdan bahsediyorsan, bitti gitti” dedim.

Önce bir “hımm,” çekti, ”için rahat mı peki,” dedi, “hep sıkıntılı bir halin var.”

Artık eskisi gibi önemsemediğimi anlattım, ”kafamı karıştıran mevzular var ama daha farklı” dedim. İlk duyulduğunda kulağa züğürt tesellisi gibi gelen bu durum halihazırda gerçekti çünkü beynim kendini hep kötü şeylere programlamış gibi hep birşeyler arıyordu ve hiç bulmamazlık etmiyordu.

Birkaç havadan sudan laftan sonra evden çıktık, okula doğru yol almaya başladık. Okula giderken derse girmemeyi düşünüyordum, sanki koşa koşa geldiğim adamın yanından birden uzaklaşmak istemiştim ya da yine kabuğuma çekilip yanlız kalmak istedim, kimbilir, kendim bile neyi niçin yaptığımı bilmez bir haldeydim. Okulun önüne yaklaştığımızda ”benim biraz işlerim var Savaş, derse girmeyeceğim” diye bir yalan attım, ”hoca eyvallah, sen bilirsin” dedi, vedalaştık.

Ne yapsam, diye düşünürken şehrin içine doğru yürümeye başladım. Öğrenciler tarafından “Mecburiyet Caddesi” diye adlandırılan yola girdim.Tahmin edileceği gibi, küçücük olan şehrin tek caddesi idi, gerçek ismini bilmiyordum, hiç de merak etmedim. Sıklıkla gittiğim bir lokanta vardı, sahibi Yalovalıydı, deprem korkusuyla kaçıp buralara gelmişti, ben yapar mıydım, diye düşündüm; sanırım gelmezdim, her ne olursa olsun buraya gelmezdim. Okulu bırakma düşüncesi çok geçmişti beynimden ama cesaret edememiştim, sanki o gönüllü gelmiş de, ben zorla tıkılmıştım buraya, yolun hemen kenarında idim, bir hışımla yanımdan bir yolcu otobüsü geçti o an, otobüse bakakaldım, geçen otobüs bana, sıradanlık içinde yüzerken çok değişik bir fikir vermişti; gidecektim, buradan, bir-iki günlüğüne dahi olsa gidicektim, ne evime, ne bir tanıdığımın yanına, hiç bilmediğim bir yere, hiç gitmediğim bir yoldan gidecektim.

Hemen bankaya yürümeye koyuldum, iki gün önce hesaba yatan öğrenim kredim minik bir seyahata yetecek ölçüde idi. Parayı çektikten sonra tanıdık birilerinin beni görme ihtimali az olan sokaklardan tren yoluna doğru yürümeye başladım, evim görüş alanımdaydı, sanki hiç dönmeyecekmiş, bir daha hiç görmeyecekmiş gibi baktım, sanki sevgili ile vedalaşma gibi; bu yolcuğun beni o kadar değiştireceğine inandırmıştım ki kendimi, ”bak bana, bu beni böyle son görüşün” der gibi bir halim vardı.

Otobüs yolcuğunu seçmedim, böylesine bir yolculuğa trenle gidilmeliydi, camı açıp sigaramı yakarak görkemli dağlara baka baka, rüzgar yüzüme vura vura yapılması gereken bir yolculuktu bu. Gara girdim, çok eski bir gardı, gişeye yöneldim, memura ”ilk tren kaçta geliyor?” diye sordum, “yarım saat sonra Adana Ekspresi gelecek” dedi. Çok şanslı idim, hemen yarım saat sonraya bir tren bulmuştum , saatlerce beklemeye razıydım halbuki…

Garın eski püskü minicik bir bekleme salonu vardı, ortada bir soba ve çevresinde mevsimlik birkaç işçi, hemen yan tarafta cam kenarında iki çocuklu bir aile, çocuklardan birisi oturduğu yerde ters dönmüş şekilde camdan tren yoluna bakınıyordu, belki o da benim gibi yeni birşeyler görme duygusunun heyecanını yaşıyordu, umutla bakıyordu, yüzünde sanki biraz önce bir oyuncak hediye edilmiş gibi bir mutluluk vardı. Bir köşeye oturuverdim, hemen elimi cep telefonuma attım, bir çırpıda kapatıverdim. Çünkü bu yolculuğu kendimle yapacaktım, gereksiz sorularla uğraşmak istemiyordum, aslında kendimle yanlız kalmak istiyordum

Bir süre sonra gelen trenin sesini duydum, benim gibi trenin gelmesini heyecanla bekleyen çocuk hemen dışarı koşmaya başladı, annesi de peşinde. Annelik içgüdüsüyle peşinden gittiğini hissettim, ben de kendimi hemen dışarı attım, elimdeki bilete baktım, bilet eski banliyö trenlerinde kesilen ufak mavi kartlardandı, üstünde tarih, gidilecek yer ve oturulacak yer yazıyordu, sanki umudun belgesi gibiydi.

Tren yavaşlayarak peronda durdu, hemen biniverdim, daha yerimi aramaya bile koyulamadan kondüktör bileti istedi, hemen uzattım, elindeki zımbaya benzer bir aletle bileti işaretledi. Bilet kondüktörün elinde iken yerimin neresi olduğunu sordum, ”istediğin yere oturabilirsin” dedi, bileti alıp cüzdanımın özel bölümüne koyuverdim -saklıyacaktım çünkü-, vagonda biraz yürüdükten sonra kondüktörün neden öyle dediğini anladım; tren bomboştu, kompartımanlı vagonlardan birine geçtim, havanın soğuna aldırmadan camı açtım.

Şehirden çıkmaya başlamıştık, sanki sıkıntılarımı o şehirde bırakıyordum, elimi cebime atıp bir sigara yakıverdim. Uzun süre sonra böylesine isteyerek, büyük bir hazla sigara yakmıştım, hiç bir şey düşünmüyordum, sadece dışarıyı izliyordum, hiç görmediğim yerler gözüme çok güzel gözüküyordu, yolculuk esnasında hiç oturmuyordum, hep ayakta pencerden dışarıyı izliyordum, yanımda ne su, ne biraz yiyecek, hiçirşey yoktu, gara gelirken bunu düşünmemiştim, hesapsız kitapsız bir yolculuktu bu, gerçi bunlara ihtiyacım yoktu, enerjimi içimdeki huzurdan alıyordum.

Bir süre sonra gittikten sonra yolculuğun dağların içinden geçen kısmına gelmiştik, Her taraf çam ağaçları ile doluydu, baktığımda yeşillikten uzakları bile göremiyordum, çam kokusunu iyiden iyiye alıyordum; o kadar özlemiştim ki bu kokuyu, bu duyguyu, ormanın içinde bizi takip eden bir akarsu ile yolculuk yapıyordum, hiç bitsin istemedim, tıpkı güzel düşlerdeki gibiydi, o an ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım.

Her şey çok güzel olacaktı….
devam edecek…

FARKINDA OLMADAN DENİZE

Tek görebildiğim, heybetli ağaçların yaprakları ve gölgesiydi; yapraklardan süzülen tatlı güneş ışıkları yüzüme yansıyordu, tren git gide yavaşlıyordu, dümdüz bir yol değildi, dağların içinden tünellerden geçiyordum, her girdiğim tünelin çıkışında bambaşka birşey bekliyordum yeni birşey, yeni bir güzellik, yeni bir huzur… Beklentim hiç boşa çıkmıyordu, özlemini çektiğim güzellikler gözümün önündeydi artık, içimdeki mutluluk tatlı bir huzura kavuştu; hep sıkıntıdan uyumak isterdim, oysa şimdi içimdeki huzurdan göz kapaklarım ağırlaşıyor, kapanmaya başlıyordu. Üşür gibi oldum, tüylerim diken diken, son bir güçle camı kapattım, başımı usulca koydum, uyumuşum…

Ne kadar süre geçti hatırlamıyorum, kondüktörün vardığımız şehrin ismini bağırması ve ufak bir irkilme ile uyandım, hemen trenin camından dışarı baktım, geldiğim şehri süzmeye koyuldum… Artık doğa geride kalmıştı, şimdi bambaşka bir şehirdeydim, gara yaklaşmıştık besbelli, trenin düdüğü devamlı ötüyor, geldiğimizi haber ediyordu bambaşka bir yere…

Hemen ayaklandım, kompartımandan çıkarken birşeyler ararmış gibi değil de, sanki eski sevgili ile orada daha önce buluşmuşcasına, o günleri yâd edercesine bakındım, kapıyı usulca kapatarak vagonun bittiği yerdeki kapıya doğru ilerlemeye başladım. Kapının ağzı insanlarla doluydu, halbuki ben trene bindiğim zaman pek kimseleri görememiştim; ayakları arasına bavul sıkıştıranlar, iki-üç çuvalı birarada sürükleyerek taşımaya çalışanlar ve trene binerken gördüğüm deniz gözlü çocuk…

Nihayet gara gelmiştik, insanların inmesini bekledim. Çoğu insanın bir karşılayanı vard, ı gelen yolcuların eşyalarını alma, taşımalarına yardım etme telaşındaydılar. Yolcu bekleyenlerin dışında taşıyıcı kişiler ve bir kaç satıcı vardı. Karnım çok acıkmıştı, bir simitçi dede gördüm, bir elinde uzun bir sopa ve halka halka içine yerleşmiş simitler, diğer satıcılar gibi bağırmıyor, belki de yaşlılığın verdiği yorgunlukla yapamıyordu. Ona doğru yaklaştım, kar beyazı saçları vardı, hafif de beyaz beyaz sakalları, beni farketti, gülümser gibi oldu, satacağı belki de bir simit için mutlu olmuştu, belki de evine bir somun ekmek daha götüreceği için gülümser gibiydi, kıyafetlerinden belliydi halinin vaktinin çok yerinde olmadığı, ufak tefek birisiydi, yamalı ceketi, kendisine bol gelen pantolonu ile ayakta duruyordu. Yürek işçisiydi.

Usulca yanaştım, önce bir simit istedim, simiti aldıktan sonra “Amca, şehir merkezine nasıl gidebilirim?” dedim. Gayet düzgün bir türkçe ile gözlerimin içine bakarak “Sen nereyi arıyorsun oğul?” dedi.

Şaşırmıştım çünkü sorumun bir amacı yoktu, sadece geldiğim yeri gezecektim, aradığım gittiğim bir yer yoktu, ne bir planım, ne gidebileceğim bir yer, ne de bir tanıdık; hiç bir yeri aramıyordum. Biraz duraksadıktan sonra “Amca otogarı arıyorum, Kızkalesi’ne gidicem” dedim.

İyiden iyiye karışmıştı kafam, trenden inmiş ve otogarı soruyordum ve üstüne üstük araya Kızkalesi’ni koyuvermiştim. Tamamen bilinçaltımdan gelen birşeydi, okulda bir arkadaşımın gittiği bir yerdi, ilk aklıma o gelmiş ve söyleyivermiştim.

“Neden burda indin ki o zaman, önceki istasyonda inseydin keşke oğlum. Ama iki saat sonra o yöne gidecek bir tren var, ondan inip otobüse binersin” dedi.

İş iyiden iyiye sarmala dönmüştü, sırf laf olsun diye söylediğim iki kelime iyice kafamı karıştırmıştı, hemen konuşmayı bitirme niyetindeydim, simitin parasını verip hayırlı işler dileyerek uzaklaşmaya başladım.

Kendi kendime konuşmaya başladım, “İlla ki bir şey uydurmalı mısın?” diye, “amca ben yer iz bilmiyorum, gezmeye geldim” demek çok mu zordu sanki? Durduk yere beynimde kargaşa yaratmakta üstüme yoktu.

Tren garından çıkıp hemen ana caddeden karşıya geçerek yürümeye başladım, ilk defa gördüğüm yerleri büyük bir dikkatle süzüyordum; çok geniş bir cadde idi, ortada palmiye ağaçları vardı, etrafı yeşillikle doluydu, yürüdüğüm kaldırım tertemizdi, hemen sağ tarafımda büyük apartmanlar ve bir çok sıra sıra dükkan… Hemen her şehirde aşağı yukarı aynı şeyler vardı belki de ama bana farklı geliyordu çünkü geldiğim yerde bunlar yoktu, geldiğim yer hemen her şehirden birisi değildi.

Biraz önce bitirdiğim simit beni kesmemişti, açlığım hala sürüyordu, yürürken yöreye has yemeklere gözümü kestirmiştim, yol üstünde yine geldiğim yerde olmayan kalitede adamakıllı bir lokanta buldum, siparişimi verip biraz alelacele yedikten sonra kendimi dışarı attım.

Şimdi ne yapacağıma sıra gelmişti, yürüyordum ama nereye, ne yapacaktım? Trendeki derin huzur, hiçbirşeyi düşünmeyen, ayakları yerden kesilmiş bünye hafif hafif birşeyler sorgulamaya başlamıştı, lanet olası huyum yine homurdanmaya başlayıp “buraya kadar mıydı rahatlık?” der gibi oldu ama üstesinden gelmeyi başardım. Nasıl başladıysa öyle bitrmeye kararlıydım, içimdeki sesi dinleyecektim.

Ana caddelerden sapmayarak yürümeye devam ediyordum, artık caddeler iyice kalabalıklaşmaya başlamıştı, farklı insanlar görmek mutlu ediyordu, çevrede vakit geçirebilecek onlarca yer vardı, büyük mağazalar, işhanları, çeşit çeşit büyük dükkanlar… Geldiğim yerin ne denli büyük bir yer olduğunu idrak etmeye başlamıştım. Hemen kendi öğrencilik hayatımla buranınkini karşılaştırdım, bir öğrenci için gidilebilecek, gezilebilecek bir sürü yer, oturulabilecek parklar ya da kafanı dağıtacak bir sürü mekan vardı. İster istemez iç geçirdim.

Farkında olmadan çok büyük bir parka girmiştim, Arnavut kaldırımı gibi yollar yapılmıştı, çok güzel bir peyzaj, lambalarla donatılmış güzel mi güzel bir yerdi. İleride çok büyük bir cami vardı, hemen sağ tarafında parkın bittiğini gördüm, ötesinde boşluk olduğunu farkettim, anlam veremedim, merakım beni o yöne doğru götürmeye başladı. Uzaktan görebildiğim sıra sıra bankların tam karşı yönüme doğru dizilmişlerdi ve bir çok insan da orada oturuyordu, neye baktıklarını, orada ne olduğunu iyiden iyiye merak etmeye başladım, adımlarım hızlanmaya başladı.

Biraz daha yaklaştıktan sonra büyük bir nehir olduğunu farkettim, çok güzel bir manzaraydı, oraya gitmeden camiye doğru yöneldim. O şehrin ve ülkenin en büyük işadamlarından birinin yaptırdığı haşmetli bir cami idi, herşeyi ile özenile bezenile yapıldığı belliydi, yapısının kalitesinden oturacak yerlerine kadar işçilik akıyordu, çeşmesinde ellerimi yüzümü yıkadım, yürüyüşüm bünyemi bayağı terletmişti, geldiğim yerin havası ile yakından uzaktan alakası yoktu, yılın bu mevsiminde anormal bir sıcaklık vardı.

Cami avlusundan hemen çıktım, cami hemen nehrin yanında idi, yapımı için özlellikle burasının seçildiğine en ufak bir şüphe yoktu. Kendimi nehrin kenarına atıverdim, sıra sıra giden banklardan birine oturdum. Biraz önce çıktığım camiin gölgesi nehire düşüyordu, hani “gürül gürül akıyor” denir ya, adeta öyle bir akıntı vardı. Hayatımda hiç böylesine büyük bir akarsu görmemiştim, koyu mavi bir rengi vardı, dip kısımlarının görünmemesine rağmen gayet temizdi, kurak topraklara alışık gözlerim ayrı bir güzelliği görüyordu, otururken yine ne kadar doğru bir karar verdiğimi düşündüm. Ne zaman mutlu olsam, farklı bir şey görsem aptalca kendi kendimi onore ediyordum, içimdeki bunalıma ağır bir yenilgi tattırıyordum. Bu sefer iyi kartları ben çekmiştim.

Kollarımı bağdaştırmış öylece suya bakıyordum, bir sigara yaktım, çevrede dolaşan seyyar satıcılardan birisi yanaştı, “kola, çay, su” diye bağırıyordu, satıcının omzunda bir bidon içinde soğuk içecekler, elinde çay tablası vardı. Bu tezat bende hafif bir gülme yarattı, hemen çağırdım, soğuk birşeyler aldım. Kendimi iyice herşeyin sahibi gibi hissetmeye başlamıştım, çevreyi süzüyordum, insanları, nehrin karşı yakasındaki çocuk parkını, bütün güzel şeyleri içime çekiyordum… Vakit su gibi akıp geçiyordu ve ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım, bir kaç saat sonra hava kararacaktı, ne yapmalıydım?

Bir kere kesinlikle bunu hemen bitirmeyecek, geri dönmeyecektim. Yol parası ve bir kaç şey dışında pek bir para harcamamıştım, bir otele gitsem mi, diye düşündüm, içime sinmedi vazgeçtim, dışarda kalmak geldi aklıma, belki burada, bu bankta geceyi geçirebilirdim ama onun da sakıncaları vardı; gece havanın nasıl olacağı belli değildi, tanımadığım bilmediğim bir yerdeydim, ayrıca gecenin bir vakti bunalıp geri dönme kararı almam büyük bir olasılıktı… İşin içinden çıkamıyordum, zaman iyice ilerlemeye başladı, hava yavaş yavaş kapanıyordu. Trenden indiğimde simitçi amca ile konuşmamızdaki Kızkalesi geldi aklıma, oraya gidebilirdim, gün içinde aklıma gelip durmuştu, arkadaşlarım tarafından çok methedilmişti, bu güzel yolculuğumda neden bir de denizi görmeyeyim, dedim… Burada sıradan bir otelde kalacağıma gider orada deniz kenarında bir pansiyonda kalırdım. Ama ne kadar uzakta olduğuna ve nasıl gidileceğine dair en ufak bir fikrim yoktu, düşünmeye başladım, seçeneklerimin arasında en farklı olanı buydu, diğerlerini gözönüne almadan yerimden kalktım, hızlı adımlarla geldiğim caddeye çıktım, yoldan geçen birkaç kişiye otogara nasıl gidebileceğimi sorup yolu öğrendim, tarif ettikleri şekilde otogara giden dolmuşlardan birine bindim.

Otogarın şehir dışında olduğunu yolda anladım, biraz telaşlı bir hale girmiştim, çok geç olmadan gitmek istiyordum. Cep telefonumu açma gereğini hissettim, bir yeri aramayacaktım, sadece telaşın yaptırdığı bir şeydi, gittiğim yere vardığımda yeniden kapıyacağıma emindim.

Dolmuştan indiğimde hava kararmıştı artık, üst geçitten geçerek otogara girdim, direkt bir otobüs arıyor ama bir türlü bulamıyordum, neredeyse tek tek tüm otobüs firmalarının bürolarını gezdim ama nâfile, yoktu… Sadece aktarmalı otobüs olduğu söyleniyordu ve benim de buna hiç niyetim yoktu. Tam ümidimi yitirmeye başlamışken direkt giden bir taşıtın olduğu öğrendim.

Otogarın hemen dışından kalkan büyük bir minibüstü, bilet milet yoktu, para direkt şoför muavinine veriliyordu, ben de öyle yaptım. Minibüs yarı yarıya doluydu, içeride envai çeşit süs ve yazı vardı, pavyon gibi yer yer tavanda mor lambalar, ön camın etrafında tuhaf kırmızı ışıklar, vites kolunun tepesinde kuru kafa vardı… Şoföre baktığımda tipinden bunları yapmasına hiç ama hiç şaşırmadım, böyle bir tipten böyle modeller çıkar, diye düşündüm. Yola koyulur koyulmaz uyku çöktü, belki gideceğim yeri kaçırırım diye kendimi tutmaya çalıştım ama nâfile, uyuyakalmıştım.

Ne kadar süre geçtiğinin farkında bile olmadan omzumda bir el hissettim, muavin geldiğimizi söyledi, minibüs yol kenarına yanaştı, hemen iniverdim, şoförün acele eder bir hali vardı.

İner inmez ilk gördüğüm şey denizdi, akşamın karanlığında bile olsa seçebiliyordum. İndiğim yolda ışık falan yoktu, sadece yoldan geçen arabaların farlarının ışığıyla çevremi görebiliyordum, bulunduğum yerdeki sıcaklık beni iyiden iyiye şaşırtmaya başlamışt, akşam olmasına rağmen beklediğimden çok daha sıcaktı hava .Yolun karşı tarafına geçtim, hemen hemen tüm evler iki katlı ve beyazdı, geldiğim yerin iç kısımlarına doğru yöneldim, tatil yöresi olması sebebiyle yaşam yeni başlamış gibiydi, sokaklar insanlarla doluydu, her ne kadar büyük tatil yöreleri gibi bir ışık yumağı bir şatafat olmamasına rağmen, bu kadarını dahi beklemiyordum. Çoğu evin üst balkonundan sarmaşıklar, çiçekler sarkıyordu, sokaklar dar ama bir o kadar da düzenliydi, belirli aralıklarla üçüncü sınıf barlar, yolda yürüyen insanlar, hatta turistler vardı…

Dümdüz ilerledikten sonra kumsalı gördüm, kendime daha fazla ket vurmayıp dikkat çekmeyecek şekilde denize doğru koşmaya başlamıştım, kumsaldan geçerek hemen deniz kenarında buldum kendimi. Arkamdaki, denize bakan disko ve barlardan gelen müzikler eşiliğinde doya doya denizin kokusunu içime çektim. Çok ama çok özlemiştim bu kokuyu. Yüzümü aptalca bir gülümseme aldı, hemen kumsala oturdum, ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkardım, ayaklarımın kumlara değmesini hissetmeyi istiyordum, kumlardan sanki vücuduma enerji çekiyordum.

Hiç unutamayacağım, hiç bitmesini istemeyeceğim bir gün geçiriyordum. Aylardır böylesine dolu dolu mutlu bir gün geçirmemiştim. Yalnızlığın her zaman kötü olmadığını anladım, bu olanlar belki geçici şeylerdi, ilk heyecanlardı ama umrumda değildi, sadece anı yaşıyor, o anlardaki huzuru düşünüyordum, herşeyi geride bırakmıştım, sanki hiç bitmeyecek bir huzurdu, sanki bir kaç dakika sonra başka bir mutluluk beni bekliyordu. Karamsarlığın ve bunalımın içinde yüzen zihnim artık geldiğim şehirde kalmıştı, şimdi bambaşka duygular vardı.

Huzurla denize bakarken cep telefonuma bir sms geldiğini farkettim…
devam edecek…

Bİ DURUN YA!

Sağa sola bakınıyordum bir şeyler arar gibi, hani sanki birini yarım saattir bekliyorsun da ona bakınıyormuşsun gibi. İçimdeki büyü dağılmıştı sanki, damarlarıma enjekte edilen mutluluk yavaş yavaş çekiliyordu adeta. Giderek bu durum sinirimi bozmaya başlamıştı, oturduğum yerdeki kumları topuklarımla ezerek iterek acısını onlardan çıkarıyordum.

Şimdi nereden çıkmıştı bu mesaj? Ne anlamı, ne gereği vardı? Ya da ben mi yine gereksiz yere kafama fazla takıyordum? Normal şartlarda olsa belki bu kadar sallamazdım bile, bunalım çemberinde her daim dönen bir insan için bu neydi ki?

Bu kadar kafamı takmamın tek nedeni, tek açıklaması vardı; o da, bu güzel serüvenin, hesapsız-kitapsız başlayan bu tatlı rüyanın ucuz bir karabasanla bitiyor olmasıydı. Esasen bunun kararını verecek olan yine bendim, belki de bu serüveni zoraki sürdürebilirdim. Ama o huzur yoktu artık. Elime telefonu tekrar aldım, yine mesajı okudum; “Lan oğlum nerelerdesin? Manyak kadın seni mahkemeye vermiş, bugün ta okula geldi. Hemen beni ara.”

Okula girdiğim ilk zamanlarda bir eve yerleşmiş, daha sonraları ise ev sahibi ile anlaşamamış, evden çıkmıştım. O ev benim için hep buhran doluydu, bir tane bile güzel anı alamadım yanıma o odalardan, hep kasvet dolu idi. Sırf ucuz diye tutmuştum; ne adam gibi bir şekli, ne de havası, adabı vardı.

İçeriye girildiğinde hemen basık evdeki ağır havanın kokusu buruna gelirdi, kasvet buram buram, koridora adım attığında hisediliyordu. Benden bir süre önce İran vatandaşı üç genç kalmış, duvarları baştan aşağıya laciverte boyamış, adeta hücreye çevirmişlerdi. Bunu evsahibinden ilk duyduğumda boyadan ziyade İranlıların burada ne aradığı olmuştu aklıma geliveren, kafamın bir köşesinde yer etmişti bu soru. Cevabını hiç bulamadım.

Evin dışının da içinden pek farkı yoktu. Çok eski bir bina, yanda komşu olarak bir o kadar eski, yaşlı ötesi bir kadın vardı. Kapıdan çıktığımda her karşılaşmamızda o nursuz suratını yüzüme diker, biraz evvel sanki yüzüne küfretmişim gibi bakardı… Yüzünü beş karış asıp dudaklarını büker, zerre konuşmazdı, zaten sesini de zerre merak etmezdim. Beni hiç sevmemişti, benden sonra o eve gelecek öğrenciyi de hiç sevmeyecekti.

Hemen altta evsahibim otururdu. Beni merdivenlerde her yakaladığında ya gürültüyle, ya elektrikle, ya suyla, ya parayla ilgili bir şikayet yaratır ve susmazdı… Evet, yukarıdaki komşunun tam aksine, hiç susmazdı. Önceleri bazen konuşur tartışır, bazen de suyuna giderdim. Ama daha sonra o kadar baymaya başlamıştı ki, kadın konuşurken otomatiğe alıp “evet… evet” der, basıp giderdim. Tek yapacağım, yeni ev bulanma kadar dayanmaktı.

Evden taşındığımdan itibaren kurtuldum sanmıştım, nâfile, o da olmamıştı; ikna ederek, anlaşarak çıkmama rağmen mahkemeye gidecek kadar arızalı biriydi. Ne mahkemeye verilmek, ne de illet kadın, hiç biri umrumda değildi, sıkıntım-sinirim üç kuruşluk mutluluğumun içine edilmesiydi, başka da birşey değil.

Hayattaki duruşumun, hayata bakışımın ve hayatı yaşayışımın hiç bir zaman iyi olmayacağını hisettim, “her güzel şeyin sonu vardır” derler ya, bu cümlenin bile benim için çok olduğunu düşündüm. Güzel şeyler daha başlamadan bitiyordu, sıkıntı ve bunalım sarmalı her geçen zamanla daha da büyüyordu. Sebep veya sebepler ne olursa olsun, mutlaka bir şey çıkıyordu önüme. Düşündüm. “Şu anda o kadın olmasaydı başka bir şey, hayatın başka bir cilvesi çıkacak” gibi düşündüm.

Huzuru oturduğum yere bırakarak kalktım. Ellerime ve üzerime bulaşan kumları silkeledikten sonra azımdan sadece iki kelime dökülüvermişti:
–LANET OLSUN!

DÜŞTÜ

Salonun ortasında öylece bağdaş kurmuş oturmuş düşünüyordum, birşeyler yapmalı birşeylerle meşgul olmalıydım, çok sıkılıyordum, aklıma türlü türlü şeyler geliyor ama hemen vazgeçiyordum tatminsizlik adeta içimi kemiriyordu, aklıma gelen hiç birşey ”işte, evet, bunu yapmalıyım” dedirtemiyordu. Parmaklarımı birbirine geçirmiş başım hafif öne eğik öylece düşünüyordum, yaptığım mini yolculuk sona ermiş çok geçmeden yine evdeydim, aklıma yolculuktan kareler geliyordu, güzel anlar, güldüğüm o anlar, düşünmediğim, sadece anı yaşadığım.

Çok hızlı geçen bir-iki günün ardından şimdi ise sadece boş boş oturuyordum, o güzel film kareleri yoktu artık. Uğraşacak birşeyler bulmalıydım, okula yine gitmemiştim, pek kimseyle konuşmak istemiyordum, konuştuğumda sanki üzerime üzerime gelecekler, beni sorgulayacaklar gibi geliyordu, kendimi geri çektikçe ve bu geri çekiş dönemi uzadıkça sanki soruları daha bir fazlalaşıyor diye düşünüyordum ve kendimi mağaranın ışıksız tarafına iyice atıyordum.

Hava kapalı ve sıkıcıydı, kapkara olmuş bulutlar güneşin yüzünü tamamen kapamıştı, adeta zindan karanlığı beyazlığı yercesine yayılıyordu, hiç açılmayacaklar öyle kalacaklar gibi. Oturduğum yerden, yere sürtüne sürtüne müzik setine doğru yöneldim, ayağa kalkmaya bile eriniyordum. Müzik setinin alt bölümünde karman çorman bir şekilde duran, zamanında büyük hevesle aldığım kasetlere bakıyordum, bir dönemin sembolü gibi duruyorlardı. Eskiden benim için yerleri bambaşkaydı, o kasetler için yol paramı harcayıp eve yürümüştüm, onlar için arkadaşlarımla ufak kırgınlıklar yaşamıştım, aldığım harçlıkları onlara yatırırdım, dağınık durmasınlar diye kocaman kasetlik almış, onları vitrinde eşya sergiler gibi özenlice yerleştirip korumuştum. Peki ya şimdi? Teknolojiye yenik düşmüşlerdi, benim için ise artık sadece eşe dosta dağıttığım malzemeden öte birşey değillerdi; tıpkı sevgiler, bazı sevgililer gibi… Onun için canını, herşeyini verebileceğin, feda edebileceğin kişi gün geldiğinde tıpkı kasetler gibi herhangi birşey oluveriyordu. Birisinin değerini insan beyni, diğerininkini ise insan benliği erozyona uğratıyordu.

Bir kaset koyup dinlemeyi düşünürken aniden yağmur damlaları patır patır cama vurmaya başlamıştı. Sanki hava bana kızmış, yüzüme yağmur damlalarını çarpmak istiyordu. Belki de doğa hiddetli yüzünü gösteriyordu. Müzik setini bırakıp yağmur sesini dinlemeyi ve dışarıyı izlemeyi yeğledim. Kocaman damlalar cama vuruyor, sağanak halinde yeryüzüne iniyordu Kaldırımların kenarından minik dereler, kaçarcasına, biyere yetişmek istercesine akıyordu.

Sokaklar haliyle bomboştu. Gerçi yağmur yağmasa da yine boş olacaktı. Sokakta oynayan çocuklara, yoldan geçen arabalara ya da köşe başında oturmuş gençlere burada pek rastlanmazdı. Şehrin bu yakasına adeta yanlızlık hakimdi. Bu durgunluk, bu ruhaltı insanların adeta yüzüne yansıyordu; örneğin mahallenin bakkalına girdiğinde sana yansıttıkları o soğuk havayı direkt alırdın, tezgahın önüne geldiğinde dükkan sahibinin soğuk ve donuk bakışları seni karşılardı. Kesinlikle selam vermezdi, sen ise o yüzü, o ifadeyi gördüğünde sadece alacağını alıp çekip giderdin. Onunla konuşacağın iki-üç ekstra kelime belki de onun için gereksizdi, çocukluğumuzda izlediğimiz kovboy filmlerindeki ”hey ahbap, biz burda yabancıları sevmeyiz” dercesine bir tarzda değildi, onda bile senin varlığını kabul ederdi söyleyen kişi, ama burada böyle bir şey geçerli değildi; o seni orada istemiyordu, varlığından rahatsızdı, onun dünyasına ait olmayan biriydin.

Oysa ki geldiğin yerde, büyüdüğün şehirde, mahalle de böyle miydi? Gittiğin bakkal ya da berber senin ahbabın gibiydi, üç-beş kelam etmeden hayatta çıkmazdın o dükkandan. Yüzlerinde cinlik değil hoşgörü görürdün. İllâ ki bir hatırını sorardı, mutlaka tatlı birşeylerden bahseder, ufak sohbetler açardı, dükkandan çıktığında belki de bir dostuna denk gelecektin ya da bisiklete binen çocuklara ya da yıllardır sana mektup getiren postacıya ya da çörek yaptığında ilk seninle paylaşan komşu teyzeye. Hayatında ufak yer kaplıyor diye düşündüğün insanların meğer ne kadar kıymetli olduklarını yokluklarında anlıyordun.

Burada sokaklar boştu, insanlar yoktu ama olsalardı da belki pek birşey değişmeyecekti, o boş bakışlar, o donuk sönük bakışlar olacaktı. Çünkü onlar hancıydı, sen ise onların istemediği bir yolcu.

Gözlerim kapanıyordu. Çocukluğumdan belli böyleydi. Yağmurlu havalarda, hele ki böle iç karartıcıysa, yarı uyur gibi olurdum, düş kurardım, alırdım götürürdüm kendimi uzaklara ama çok uzaklara, beni kimselerin tanıyamadığı bir yerlere. O an yine hayal ettim çorak toprakların içindeki bir vahada palmiye ağaçlarının gölgesinde kendi yaptığım bahçelerin içinde çalışırken düşündüm, bahçeyi besleyen ufak su kanallarında oynayan çocukları tulumbalara su basıp onlarla eğlenen, hayatta hiç birşeyi umursamayan, sadece o anı yaşayan çocukları. Bahçenin arkasındaki evimin perdeleri tatlı rüzgarla uçuşuyordu. Sanki huzurun kalesi gibiydi. Uzaklara baktım hayalimde gördüğüm o uçsuz bucaksız ovaya. Sanki herşeyden uzakta kendimleydim, hiç bir kötülüğün, can sıkıntısının, dünyevi dertlerin olmadığı bir âlemdeydim o yağmurlu dakikalarda. Tatlı düşümü üçüncü sınıf yıldırım efekti olan korku filmlerindeki gibi bir şimşek böldü. Birden irkildim. İçime ani bir üşüme geldi. O kadar bir güzel bir düştü ki, bana da böylesine bir düşten böylesine kötü bir şekilde uyanmak yakışırdı. Cep telefonumla göz göze geldim, beni buralara getiren o güzel yolculuktan alıkoyan teknolojik frangaya baka kaldım. Koridora yöneldim, montumu üzerime geçirdim, yapılması gerekeni yapmak için yola koyuldum.

-devam edecek

UMUT

ağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu, kendimi otobüs durağına atmıştım fakat zerre faydası yoktu, rüzgar yağmuru üstüme üstüme atıyordu, ayağımdaki ayakkabılar pek bir inceydi ve ayaklarım sırılsıklam olmuştu, bir umutla dolmuşun gelmesini bekliyordum, hani saat kaçta geleceği de belli değildi, benden başkada durakta kimseler yoktu, yoldan geçen arabaların üstüme daha da çamur sıçratmaması için debelenip dururken dolmuş durağa yanaştı, biner binmez hemen oturuverdim, içim ürpermiş çok üşümüştüm, her yerim sırılsıklamdı, bir an evvel murat’ın evine ulaşmak istiyordum, dolmuş yolunda ilerlerken ellerimle pantolonumu ısıtmaya ve üzerimi kurulamaya çalışıyordum ama nafile, boş bir çabaydı, dolmuşun sıcaklığının da dışarıdan pek bir farkı yoktu.

bir kaç dakika sonra indim yağmur şiddetini kaybetmişti, murat’ın evi indiğim yerin hemen karşısındaydı, eski bir binaydı yapıldığından belli hiç bakım görmediği belliydi, bir apartman değil de bir depoymuş gibi büyük demir bir kapısı vardı, hızlı adımlarla apartmanın içine daldım, girer girmez merdivenlerden aşağıya murat’ın kot da kalan dairesinin kapısının önünde dikildim, elim bir türlü kapıyı çalmaya gitmedi, ne diyecektim ne diye gelmiştim ki buraya, bir amacım vardı halbuki ama bir amacım da yoktu, bu cümleyi murat’a kuramazdım, ya da bir şey demem gerekiyor muydu o benim arkadaşımdı, “n’aber hocu ben geldim” diye içeri dalmalı mıydım, yok böyle olamazdı yapamazdım, bir şey uydurmalı mı derken karar bile vermeden kapıyı çalıverdim, çok geçmeden kapıyı açtı, uykusuz ve bitkin bir hâl vardı üstünde, bir fanila ve altında eşofmanları ile kapıya çıktı, kıyafetlerine bakılırsa ev sıcaktı diye düşündüm, “hoşgeldin” diyerek buyur etti.

Murat’ın evine girdiğimde hep ilk geldiğim gün gibi bir çekingenlik oluşurdu, her zaman değişik gelirdi gözüme, hiç bir zaman onun evine öğrenci evi kisvesini koymamıştım bambaşkaydı benim için, enseye şaplak göte parmak geyiklerin döndüğü, sabaha kadar batak partilerinin döndüğü bir yer değildi; akşamın erken saatleriydi hemen yan odada murat’ın ev arkadaşı uyumuştu, eski evi gibi yıpranmış kapısı yarım açıktı, içerisi gözükmüyordu ama müziğin sesini duyuyordum; sordum murat’a “arkadaşın uyuyor mu?” odanın kapısına doğru baktı, hafif dudağını bükerek, “uyuyor ama müzik açık olması lazım, yoksa kesinlikle uyuyamıyor” dedi, kelimeler ağzından çıkarken sanki amansız bir hastalığa yakalanmış, yataklara düşmüş bir hastadan bahsediyor gibi ses tonu vardı, belli ki onunda sorunları vardı yada bana öyle gelmişti.

hiç sorgulamadım, niye diye sormadım, esasında hiç şaşırmadım; müzik ortama eşlik ediyordu, kulak kesildim, tiz bir ses “yakın gel gülen mor yel, yakın kara düşlerime” diyordu, hüznün mabedine uyan bir ses tonu ve şarkıydı, bu şarkı ile uyumasına yada uyuyabilmesine hiç şaşırmadım, salona girdik ve ortamı zayıf bir ampul aydınlatmaya çalışıyordu, pek bir eşya yoktu, duvar diplerini doldurmak boş bırakmamak istercesine koyulan sedirler, bir iki tane çok eski sehpa ve çok yıpranmış bir halıdan başka pek bir şey yoktu, tabii ki bizi ısıtmaya çalışan elektrikli sobayı unutmazsak; televizyonu yoktu sadece murat’ın ev arkadaşının uyku hapı niteliğindeki radyosu tek farklı ses kaynağıydı, gündeme ait hiç bir şey yoktu ne bir gazete ne de bir dergi, sadece bulunduğumuz anları sonsuzlaştıran şarkıları dinliyorduk, çok fazla konuşmuyorduk, geyik yapılacak bir ortam yoktu, sadece sigaramızdan bir duman daha çekip tavanda sallanan lambaya hafif dalarak iç çekiyordum, murat’a baktığımda kendisini çok uzun süredir tanımama rağmen hala tanıyamadığım bir dehliz gibi görüyordum, yüzlerce binlerce soru işaretine bezenmiş biri gibiydi; benim için her daim gizemliydi, ama ben bu gizemi hiç sorgulamadım onu sadece dinledim, onun iç acıtan kelimelerini, onun mesaj kaygısı olmayan ruhumun derinliklerine işleyen sözlerini hep dinledim, biliyordum söylediği kelimeler beni gerçek dünyadan daha da uzaklaştırıyor iyice itkisel hayata itiyordu ama bunu ben istiyordum, mutsuzluğumla ve kendimle baş başa kalmak benim tatilimdi, bu ev, bu olmamışlık bu kaybedilmişlik, bendim…

hep büyük laflar kullanırdı ya da bana öyle gelirdi, bir filozofu dinler gibi dinlerdim kendisini, ona bir umut bağlardım çünkü o da benimle aynı mutsuzluk nehrinin içinde yüzüyordu, sadece akşamları görüşüyorduk yada ben öyle istiyordum gecenin yalnızlığında konuşmak istiyordum, marketten bir paket sigara alırken karşılaştığında geyik çevireceğin ya da karşılıklı bilardo oynayarak zaman harcayacağın bir adam hiç değildi, “yoruldum” dedim,

-çok yoruldum
-mücadele ettin mi?
-hayır
-ne istiyorsun?
-bilmiyorum
-…..

bir şey istemiyordum, üzgündüm; hep, her daim yalnız kalmak istiyordum yalnız kaldığımda yalnızlığıma lanet ediyordum, kız arkadaşım olurdu, seviyordum, sevdiğimde ise mutluluk ağır geliyordu istemiyordum, içim darlanıyordu, hani biri sorsa o anlar neden sıkıntılısın “mutluluktan abi” diyemezdim, beni sorunlu adledeceğini bilirdim, belki de öyleydim, dedim ya mutluluk birini sevmek ve onunda beni sevmesi ağırdı bana, sorunsuz bir ilişki benim için ütopya idi, ilişkilerimde hep kaybeden olmalıydım ama hep bu kaybedilmişliğe de sövmeliydim lanet etmeliydim bu paradoksta yüzmeliydim, sorulduğunda hiç bir zaman “evet abi x ile çok mutluyuz ya süper anlaşıyoruz” diyemezdim, bu ben değildim, hep bir şeyler olmalıydı, hep bir sıkıntı yaşamalıydım ama buna karşı delicesine sevmeliydim, bir parçam olmalıydı, olmazsa olmazım olmaydı, o benim sevgim değil acım olmalıydı, kim olduğu nasıl olduğu neye benzediği nelerden hoşlandığı… hiçbir şey önemli değildi, sadece benim aynı zamanda hem herşeyim hem en büyük acım olmaydı, benim yanımda değil uzağımda olmalıydı, hem içimde hem uzağımda olmalıydı, yanımda birini istemiyordum

-”ben acıyı seçtim murat” dedim,

yüzüme baktı, uzun uzun baktı, kelimeler ağzında idi ama söylemiyordu, hemen birasından bir yudum daha aldı, söyleyeceği şeylerden korkmuyordum “kafayı yemişsin lan sen” diyecek, gülüp geçecek biri değildi, onun rahatlığı vardı üstümde ama merakla söyleyeceklerini bekliyordum.

-…..

hiç bir yorum yapmadı, hiç bir şey söylemedi, gözlerinin içine baktım, ne düşünüyorsun gibilerinden, hiç bir şey söylemedi öylece hiç bir şey olmamış gibi masanın üstündeki sigarasına elini uzattı içinden bir dal çekti ve yaktı içli içli, hiç bir şey söylemedi , ne mana çıkarmalıydım anlamadım, sormadım da ne diyorsun diye, soramazdım.

öylece sustu hiç bir şey demedi, dinlememiş gibide davranmamıştı ama bir yorum da getirmemişti, hayal kırıklığına uğramıştım ama belli etmemeye çalıştım, hiç bir şey söylemedim, bir sigara da ben yaktım, o anlar çocukluğumu düşündüm çünkü benim için en güzel kaçış yoluydu bu, hesapsız kitapsız beş dakika bile sonrasını düşünmeden yaşadığım yıllar, “ne güzeldi lan” dedim içimden, mis gibi, özgürdün bi’ kere kardeşim, inanılmaz kredin vardı, dertmiş tasaymış hep hikaye, en büyük derdin misketlerinin ya da gazoz kapaklarının ütülmesi idi, hayat o zamanlar çok hızlı gibi geçmişti benim için ama bir o denli de çok yaşamış, çok şey görmüş geçirmiş gibiydim, kiracı olduğumuzdan dolayı lise ilk yıllarıma kadar birkaç farklı semtte geçti çocukluğum, yazın da dedemlerin köyünde alırdım soluğu, hep güzel şeyleri, güzel anıları düşünürdüm, hani askerlik yapmış gelmiş adam askerde yaptığı hep güzel anıları anlatır, aklında onlar kalır ya ben de hep güzel şeyleri düşünüyordum, çünkü onlar benim tutunacak dalımdı, bir nevi onlarla avunuyor onlarla mutlu olmaya çalışıyordum, üşür gibi oldum, uykusuzluk ve sıkıntı bünyemi yoruyordu, yüzüm bembeyaz gözlerimin altı mordu, hayata karşı direncim kalmamış gibiydi, çok çabuk hasta oluyordum, hemen başıma ağrılar giriyor ve çok çabuk üşüyordum, kışın kısa kollu ile deli gibi sokağa çıkan çocuk artık biraz büyümüş ve osuruktan bir rüzgarda montun içine kaplumbağa gibi kafasını sokmaya çalışan birine dönüşmüştü, zaman hızla bir sessizliğin içinde ilerleyip gitti, çok şey beklememiştim halbuki, ortaya üzüntümü benliğimi koymuştum, bir lokma bir hırka hesabı sadece içimdekileri dökmeye çalışmak, bir şeyleri paylaşmaktı, cevap bulmak değildi ki amacım, yoktu ilacı zaten, sadece içimi dökmek istemiştim hepsi bu, büyük beklenti feci sarsmıştı, murat birden doğrultu tuvalete doğru yöneldi, sanki birazdan yapacağı şey benim gecemi tanımlıyordu, gider gitmez ayaklandım hemen montumu giydim, sessiz bir şekilde ayakkabılarımı da, yine sessiz bir şekilde kapıyı çekip çıktım, yine her zaman olduğu gibi kendimleydim ve yine baş başa idim, kapıdan dışarı attığımda yağmur sicim gibi yağıyordu, hızlı adımlarla hemen apartmandan dışarı çıktım, sokaklar bomboştu haliyle, geçen birkaç araba dışında pek bir şey yoktu, sokaklar boş, dükkanlar kapalı, lambalar kısık gibiydi; bu yorgun bu ıssız bu yalnız şehir bendim, boş sokaklarda o ve ben yine özdeşleşmiştik, yine beni koynuna almayı başarmıştı yine soğuk yine ıslaktı, gözlerim gibi, ne zaman bitecek diye düşündüm, daha ne kadar sürecek diye,

yağmur daha da hızlandı….

-devam edecek…